AB süreci uzun zamandır en çok tartışılan ve konuşulan bir terimdir. Bu tartışma globalleşme kavramından çok daha eskidir. Türkiye’nin düşünce ve politik dağarcığının en baş köşesinde birkaç nesildir kimi zaman batılılaşma, kimi zaman da çağdaşlaşma adı altında yerini sağlam bir şekilde korumaktadır. AB süreci tartışmalarıyla birlikte bir söylemin oluştuğu ve bu söylemin ulu orta, her türlü uygulamaya, çalışmaya, esnek ideolojik bağlamları yapılandırmaya ve değer üretmeye önemli bir dayanak oluşturduğunu da gözlemlemekteyiz. Gerçekten AB süreci ile birlikte inşa edilen bu söylem gündelik hayatta olup bitenlerle ne kadar ilgilidir? Birkaç nesildir bu sürecin yaşandığı Türkiye’de söyleme bağlı bir değişme ve gelişme var mıdır? Gündelik hayatımızda yaşananlar söylemle bağlantılı değişmeler midir? Yoksa uygulama söylemden bağımsız bir şekilde kendi kanunlarını mı uygulamaktadır? Doğrusu bu sorulara bu aşamada ayrıntılı bir cevap vermek şu aşamada oldukça zor görünmektedir.
Gerçeklikle söylem arasında bir mütekabiliyetin olup olmadığı felsefede önemli bir tartışma konusudur. Felsefi tartışmalardan önce bu konu ahlakın ve dinin de önemli tartışma alanlarından birisini oluşturmaktaydı. Din ve ahlak tartışmalarında sorun aynı düzeyde geçerliliğini halen korumaktadır. Konunun ahlak ve dinle ilgili olan tarafını kısaca söylemek gerekirse, söz ile amel arasındaki ilişkidir. Her iki değer kaynağı da amel ile sözün biri birini tam olarak tutmasını bir ödev olarak müntesiplerinden talep eder. Sorun bu haliyle teorik düzeyde din ve ahlak alanında çözümlenmiş bulunmaktadır.
Ancak söylem sözden çok daha kapsamlı bir durumu ifade eder. Söz kişiyi bağlar, söylem ise toplumu bağlar. Sözün karşılığında belirlenmiş bir davranış kalıbı vardır. O davranışın gereği, kişisel sorumlulukla yerine getirilince, sorun ortadan kalkar. Söylemin karşılığında bir süreç vardır, bu sürecin içeriği hiçbir zaman gerçek uygulamalarla tam olarak gösterilebilecek nitelikte değildir. Söylemin sahibi, içeriği, ileri sürdüğü uygulamaları ve sorumluları da kendisi gibi karanlıktır. Ancak söylemin karanlık olduğunu söyleme inanan hiç kimse görmez, bunu asla fark etmez. Kısaca söylem çıplak kıral gibidir. Ancak çıplak kıralı, kralın kral olup olmadığını veya kral denen kişiyi hiç duymayan birisi fark edebilir. Bu bakımdan söylem sorunu önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
Söylem bir konu hakkında geliştirilen fikirler, oluşturulan tutumlar, esnek biçimde yapılandırılmış ilgiler, kavramlar ve anlamlar bütünüdür. Söylemler söylenti ile büyürler, etkili olurlar ve bir heyulaya dönüşürler. Söylemler esnektir, tarihsel bir durumun yüzeydeki göstergeleri olarak algılanırlar, yaygınlaşırlar. Söylemler, tarihsel bir durumu bize gösteren ipuçları olarak anlam kazanmakla birlikte, günümüzü ve geleceğimizi gösteren söylemlerin mevcut gerçekliği gösterip göstermedikleri çok daha şüpheli bir durumu anlamlandırırlar. Çünkü günümüz söylemleri sanal teknolojilerin, iletişime dayalı iktidar güçlerinin ve kim oldukları açıkça ortada olmayan global aktörlerin istek ve öngörüleri sonucunda oluşmaktadırlar. Bu bakımdan günümüz politik söylemleri önemli birer manüpülasyon ve yönlendirme araçlarıdır. Söylemin bu özelliğini göz önünde bulundurarak, AB süreci söyleminin gerçeklikle ne kadar ilgili olduğu, sanırım çok ciddi manada tartışılması gereken bir konu olarak karşımızda durmaktadır. Tartışma bu içimiyle ayrıntılı akademik değerlendirmeyi gerektirmekle birlikte, bu çalışmada söylemi, söylemin karanlık yüzünü göz önünde bulundurarak gri tonlarla sınırlı bir değerlendirme ile ele alacağım.
Türkiye’nin AB serüveninin hukuki ve idari ayrıntılarını bir yana bırakalım. Türkiye’nin bu uzun süreç içinde batı ülkelerince kaç defa işgal edildiğini, Türk milletinin bu işgallere karşı hangi şartlarda ve nasıl savaştığını da tartışmayalım. Yapılan anlaşmalar, verilen taahhütler yada özetle şunu belirtelim, Türk Tarihini anlatan metinlerin son üç yüzyıllık içeriklerini de tartışmayalım. Tarihsel durumu anlatan bu metinlerde yer alan savaşların, karşı duruşların, meydan okumaların gerçekten vaki olup olmadığını da bir an için görmezlikten gelelim. Tarihi metinlerimizde açıkça şunu görüyoruz: Türkiye son birkaç yüzyıl içinde resmen birkaç defa batılı bir ülke olarak kabul görmüştür. Reformlar, hukuki düzenlemeler ve devrimler hep batı değerleri ölçüt alınarak gerçekleşmiştir.
Bu metinlere bakıldığında, AB süreci aslında çok önce başlatılmış olan batılılaşma sürecinin yeni bir biçimidir.. Bu sürecin idari ve hukuki bağlamda Tanzimat’la başladığını her kes bilir. Ancak günümüz AB süreci söylemi, her ne dense sanki mevcut iktidarla başlamış, şekillenmiş ve önemli aşamalara gelmiş bir süreç gibi konuşulmaktadır, söylemleştirilmektedir. Ancak tarihi metinlere baktığımızda bu sürecin çok önce tamamlandığını da görmekteyiz. Sorun burada kendini göstermeye başlıyor: Gerçekten Tanzimat’ın, meşrutiyet düzenlemelerinin ve bunlarla bağlantılı olarak gerçekleştirilen bir dizi bürokratik ve yasal değişikliklerinin uygulayıcıları ve önderleri bu yaptıkları değişiklikler konusunda samimi değiller miydi?
Öbür taraftan Türk tarihini okuyan birisi bazı bakımlardan, Batılılaşma sürecini daha çok olumsuz, başarısız ve sonuçsuz bir süreç olarak değerlendirir. Mevcut tarih kitaplarımızdaki öğreti bizde bu duyguyu kendiliğinden uyandırır. Ancak metinler işi bitmiş olarak gösterir. Sonra bir başkası gelir aynı işi yeniden yapma cesaretini gösterir. Böylece sanki birkaç yüzyıldır siyasal iktidarlarımız ve güçlerimiz biri birlerini batılılaşma konusundaki yetersizliklerle suçlayıp, aynı şeyi kendisi yeniden yapar, bu işe kesin çözüm bulduğunu söylemleştiren iddialarla tarihe geçer. Tarihi metinlerimiz bize şunu açıkça gösteriyor: Batılılarla bir taraftan savaşıyorsunuz, diğer taraftan onlar tarafından kabul görmek istiyorsunuz. İnsanın kendini çelişkiye boğmasının ve bu çelişkiyle birlikte var olmasını becermesinin, sanırım en güzel örneği budur.
Bir başka açıdan Türk tarihi metinlerine bakıldığında Türkiye’nin batılı bir devlet olarak kabul edilmesinin ıslahat fermanıyla gerçekleştiğini de iddia edebilir. Veya bunlara birinci, ikinci meşrutiyet anayasalarını da ilave edebilirsiniz. Bunları geçin, tıbbiyenin, sultanilerin, rüştiyelerin, sanat mekteplerinin vb. modern okulların kuruluş süreçlerine baktığımızda kurumsal, idari, hukuki ve kültürel manada batılılaşmanın bizzat batı karşısında en önemli güç olarak kabul edilen Osmanlı devletince başlatıldığını Türk tarihini okuyan her kes hemen fark eder. İkinci Mahmud’un kıyafet devrimi, Sultan Abdülaziz’in saray görgü kurallarını ve yaşam biçimini batılılaştırmasını, Jön Türklerin ve İttihatçıların batı kavramlarıyla kendi toplumlarını yeniden tanımlamalarını, ilerleme, birleşme, eşitlik, hürriyet ve dayanışma kavramlarının batı kültürü içerikleriyle İstanbul sokaklarında kitlesel hareketlerce dillendirilmesini bu sürecin neresine koyacağız?
Ancak her nedense Osmanlı uygulaması batılılaşma süreci, yine de yeterli görülmez. En son ve keskin batılılaşma sürecinin, Batıya karşı verilen kurtuluş savaşının zaferle sonuçlanmasından sonra kurulan Cumhuriyet devrimleriyle gerçekleştiğini sanırım ilkokul eğitimini alan her Türk bilir. Bütün bunlara rağmen halen batılılaşmadığımız, batılı toplumlarca hazmedilecek kıvama gelmediğimiz, şu sözüm ona devam eden süreçle bağlantılı olarak dile geliyorsa, bu süreç medeniyetler buluşması olarak söylemleştiriliyorsa ortada gerçeklikle alakalı olmayan bir durum vardır. Ya tarih kitaplarımızda yazılanlar doğru değildir. Ya da bizler millet olarak olmayacak şeylerin peşinde ısrarla koşan şizofrenik bir akıl tutulmasına yakalanmışız.
Doğrusunu söylemek gerekirse ben ciddi bir yanılsamayı söylemleştirmede çok usta olduğumuzu düşünüyorum. Tabi bu durum sadece kendimizle ilgili bir yanılsamayı söylemleştirmeyle sınırlı olarak kalmıyor; aynı zamanda konuyla ilgilenen bütün entelektüel çevrelerin de bu yanılsama söylemine kendilerini kaptırmasına neden oluyor. Ortada şizofrenik bir durum var mı yok mu konuyu uzmanlarına bırakmakta yarar var. Çünkü bütün bu yaşananlara rağmen Türk ve Müslüman kimliği ile kendimizi özdeşleştirmeye devam ediyoruz. Bu konuda kararlı bir toplum olduğumuz tartışılmaz bir gerçektir. Öyle anlaşılıyor ki onların bizden istedikleri ile bizim onlardan istediklerimiz söyleme karışıyor, bir gerçeklik olmaktan çıkıyor. Her iki tarafın beklentisi bu söylem içinde eriyip yeni bir söyleme ve heyulaya dönüşüyor.
Ancak AB süreci söylemi her şeye rağmen Türkiye’nin ve son yıllarda dünya çaplı düşünürlerin ve yayın kuruluşlarının gündeminde en önemli yeri tutmaya devam ediyor. Yukardan beri söylediklerimi göz önünde bulundurursak konuyu sosyo-psişik bir yanılsamaya indirgeyerek açıklamak tatmin edici gelmiyor. Bunun sebebi söylemin kendisinde saklıdır. Çünkü söylem bir çeşit heyuladır, esnektir, her açıklamaya gösterge olabilecek niteliktedir. Şimdi AB süreci söylemini, meşrulaştıran birkaç söylemle tartışmayı biraz daha açalım: deniyor ki: “Biz AB sürecini devam ettirmekle Türk milletini, vatandaşlarımızı layık oldukları haklara, özgürlüklere, eşitliklere ve imkanlara kavuşturacağız.”, “AB süreci bir medeniyet tercihi sürecidir, atalarımızın başlattığı bir süreci devam ettiriyoruz.” “AB süreci refahtır, kalkınmadır, gelişmedir, daha çok eğitim almadır, akılcılıktır, aydınlanmadır, laikliktir, bilimselliktir, uluslaşmadır. Son yıllarda buna birde diyalog ve medeniyetler buluşması eklendi. vb.”
AB sürecini meşrulaştırmanın temel araçları olarak ileri sürülen bu gerekçeleri tersinden okumaya çalışalım. O zaman ne ile karşı karşıya olduğumuzu biraz daha açık bir şekilde görmeye başlarız. Önce birinci önermeden başlayalım: “AB süreci sonuçlanırsa Türk vatandaşları layık oldukları haklara, özgürlüklere, eşitliklere ve imkanlara kavuşacaktır”. Bu önerme dört önemli sorunu birlikte karşımıza çıkartmaktadır. Birincisi Türk vatandaşları istenen düzeyde özgür değildir. İkincisi Türkiye’nin siyasi iradesi kendi vatandaşlarını özgürleştirmeye yetmiyor, bu konuda yetersizdir. Üçüncüsü Tarih kitaplarımızda vatandaşlarımızı özgürleştirmek için önceki dönemlerde gerçekleştirilen devrimler ve reformlarla ilgili olarak yazılan metinler doğru değildir. Dördüncüsü batılı toplumlar kendi dışlarındaki toplumları özgürleştirmede, kalkındırmada, geliştirmede, uluslaştırmada, bağımsızlaştırmada, medenileştirmede, aydınlanma ruhu kazandırmada, aklileştirmede tecrübelidir, iyi niyetlidir. Önemli olan onları bu konuda razı etmektir, ikna etmektir. Aynı okumaları diğer önermeler için de yaptığımız takdirde, şunları da söyleye biliriz: Türkiye medeni olmamıştır, Osmanlı dönemi reformları ve Cumhuriyet dönemi devrimleri bunu gerçekleştirememiştir. Türkiye kendi imkanlarıyla medeni olma imkanlarına sahip değildir. Türkiye gelişmemiştir, Kalkınmamıştır. Aydınlanmamıştır. Uluslaşmamıştır. Diğer taraftan Türkiye’nin batı medeniyeti dışında başka bir medeniyetin temsilcisi olduğu da bu önermelerin mefhumu muhalifine baktığımızda açıkça görülmektedir.
Şimdi söylemin ne kadar çok çelişkili durumları ve karşıtlıkları anlam düzeyinde barındırdığını ve gizlediğini sanırım daha iyi fark eder duruma geldik. Ancak Batılılaşma veya AB süreci söyleminin üstünü, bu şekilde açmakla söylemle ilgili sorunu yine de çözümlemiş değiliz. Ortada yukarıda belirttiğim gibi toplumsal düzeyde yaşanan ciddi bir maşeri bilinç bunalımı rahatsızlığı var. Bazen benim şimdi yaptığım gibi, geçmişte işin başlangıcında yaşananları hatırlıyoruz. Onları ezbere okuyoruz, tıpkı yaşlılık bunalımlarındaki gibi, çocukluk yaşantılarını ve öğrenmelerini ezbere okuyoruz. Bazen de bir alkol, sigara ve madde bağımlısı gibi olmadık kişilerden, bağımlılığımızı giderecek uyuşturucular istiyoruz. Bu da yetmiyor tek dişi kalmış canavara, mecnunlaşmış aşkımızdan dolayı bedenlerimizi teslim ediyoruz, dişlerimizi çektiriyoruz. Bunlar doğru değilse eğer ki ben o kanaatteyim, o takdirde batılılaşma veya AB süreci söylemi, bana öyle geliyor ki bir çeşit geyik muhabbetinden başka bir şey değildir.