Kitle iletişim araçları içinde, olumlu ya da olumsuz etkileri en çok tartışılan araç herhalde televizyondur. Sadece bizde değil, en gelişmişinden en geri kalmışına kadar bütün ülkelerde televizyonun etkileri tartışma konusu. Eğitimciler, siyasetçiler, sanatçılar, din adamları… Her biri kendi bakış açısından televizyonu tartışıyor.
Kimilerine göre, televizyon bugüne kadar gerçekleştirilmemiş pek çok güzel rüyanın cisimlenmiş hali; kimilerine göre de televizyon çağdaş bir karabasan. İster olumlu, ister olumsuz olsun, bütün bu yaklaşımların kesiştiği tek bir ortak nokta var: televizyonun mutlak ve karşı konulamaz bir etkileme gücüne sahip olduğu varsayımı. Oysa bugüne kadar yapılan araştırmalar, bu varsayımı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde doğrulamıyor. Sözgelişi, bugüne kadar, televizyonla şiddet arasındaki ilişkileri araştıran yüzlerce araştırma yapılmış. Televizyonda yayımlanan ve şiddet unsuru içeren programların, seyircileri( bilhassa çocukları) şiddete özendirdiğini gösteren araştırmalar da var; tam tersine, bu programların bir tür arınmaya yol açarak, olumlu etkiler yaptığını gösteren araştırmalar da. Bu çelişkiyi, sadece araştırma tekniklerinin yetersizliğiyle veya daha da kötüsü araştırmacıların yanlılığıyla izah etmek de sorunu çözmüyor. Belki sorun, daha derinlerde bir yerde. Örneğin bu sorunun aslında bir doğru cevabı olup olmadığı noktasında düğümleniyor. Bir başka deyişle, belki de, soruyu böyle sorduğumuz sürece asla cevaplandıramayacağız. Bu ve benzeri sorular, yazılı basının etkilerini araştırıldığı dönemlerden kalma sorular. Oysa biz onları ne kadar örnekleştirmeye çalışırsak çalışalım, televizyonla yazılı basın arasında bir nitelik farkı var. Üstelik yazılı basının egemen olduğu toplumla, televizyonu tanımış toplum arasında da göz ardı edilemeyecek nitelik farkları var. Denilebilir ki, işte bu iki toplum arasındaki nitelik farklarının neler olduğunu, nasıl ortaya çıktığını gösterebilirsek, televizyonun etkilerini de belirlemiş oluruz. Ama kazın ayağı ne yazık ki öyle değil. Zira bu farklar, sadece televizyonu tanımış olmaktan da kaynaklanmıyor. Televizyon, çevremizi esaslı bir biçimde dönüştüren yüzlerce, binlerce araç, gereçten biri yalnızca. Sözgelişi, mesafe kavramındaki değişikliği ele alalım, Bu kavramın geçirdiği olağan üstü değişiklikten ötürü hepimiz, uluorta “ dünya artık çok küçüldü” diyoruz. Ama dünyayı böylesine küçülten, acaba sadece, her akşam dünyanın dört bir köşesinde olup bitenleri oturma odamıza kadar taşıyan televizyon mu? Yoksa, bütün farklılıkları ortadan kaldırıp, bütün kültürleri kendisine benzetmeye adamış batı yayılmacılığı mı? Uluslar arası kuruluşların, global olgu ve oluşumların dünyayı küçültmedeki rolleri televizyondan daha mı az?
Ne var ki, bu söylediklerimiz, kitle iletişim araçlarının ve dolayısıyla televizyonun, günlük yaşamımız, düşünme kalıplarımız üzerinde kendilerine mahsus bir etkileri olmadığı anlamına gelmiyor. Bunları söylemekle, sadece bu etkileri(diğer bütün değişkenleri sabit tutarak) belirlemenin ve kontrol altına almanın güçlüğüne ve hatta imkânsızlığına işaret etmiş oluyoruz. Televizyonun etkilerini tartışırken, sık sık içine düştüğümüz yanlış soyutlamalardan biri de, televizyon programlarını tek tek ele almamız ve bu tekil programların muhtemel etkilerinden yola çıkarak televizyonun etkilerini ölçmeye çalışmamız. Oysa dünyanın hiçbir yerinde televizyon seyircileri, bir televizyon programını kendi kendisinden ibaret bir mesaj olarak algılamıyorlar. Her şeyden önce, herhangi bir televizyon programı, başka televizyon programlarının arasında veriliyor. Böylece peş peşe gelen farklı türden programlar, birbirlerini bütünlüyor. Birbirlerinin ilettiği mesajları ya pekiştiriyor, ya da hafifletiyor, etkisiz hale getiriyor. Örneğin melodramatik bir filmin final sahnesini gözyaşları içinde seyreden milyonlarca insan, on saniye sonra, bir çiklet reklamının hoppa dünyasına savrulabiliyor. İşte bu yüzden televizyonun etkilerini tek tek programlardan yola çıkarak ölçemeyeceğimiz gibi, bu programların aritmetik toplamına da indirgeyemeyiz. Özellikle, televizyonu bir bilgi, bir enformasyon kaynağı olarak görenler ve sadece bu nedenden ötürü televizyonu olumlayanlar, genellikle bu noktayı görmezlikten geliyorlar. Televizyon, münhasıran enformasyon iletmez. Enformasyon + eğlence de üretmez. Bazılarının “ eğlendirerek öğretmek, öğretirken eğlendirmek” türünden ifadelerle formüle ettikleri bir zihin durumu var. Bilginin, bir niyet, bir çaba, bir sabır; kısacası bir hazırlık gerektirdiği düşüncesi bugün artık bir kenara itilmiştir. Ama yerine yeni iletişim ve enformasyon araçlarının etkilerini de açıklayabilecek bütünleşik bir öğrenme kuramı konulamamıştır. Bu yüzden günümüzde artık öğrenme kuramlarından değil, öğrenmeme, öğrenerek cahil kalma, öğrendikçe cahilleşme kuramlarından söz edilir hale gelmiştir.